15 Temmuz’un 10. yılında güvenlikten yeni bir vizyona

Dr. Yunus Şahbaz - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi15 Temmuz’un üzerinden tam 10 yıl geçti. Bu 10 yılı iç ve dış siy...
Dr. Yunus Şahbaz - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi 15 Temmuz’un üzerinden tam 10 yıl geçti. Bu 10 yılı iç ve dış siyaset bağlamında iyi değerlendirmek gerekir. Zira 15 Temmuz, hem iç politik kültürümüzün şekillenmesinde hem de dış politika meselelerinde birçok yönden bir dönemeç oldu. 10 yıl sonra bile 15 Temmuz’un yarattığı travmaları ve bu travmaların sonuçlarını hâlâ müşahede edebiliyoruz. O yüzden 15 Temmuz’un en temel sosyal ve politik çıktıları üzerinde daha soğukkanlı durmalı ve muhasebemizi ona göre yapmalıyız. STK’LARIN İTİBARSIZLAŞTIRILMASI İlk olarak sosyal yönden 15 Temmuz’u ele alırsak şunu söylemek gerekir: 15 Temmuz’un belki de en fazla zarar verdiği alanlardan biri, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları (STK) ve vakıf kültürüne olmuştur. Unutulmamalıdır ki Anadolu, yüzyıllar boyunca bir vakıf medeniyeti olmuştur. Türklerin tarih boyunca en önemli hasleti diğerkâm bir millet olması, dini, dili ve ırkı ne olursa olsun mağdurun ve ezilenin yanında saf tutmasıdır. Bu durum basit bir retorik ya da şovenist birtakım terennümler olarak açıklanamaz; Anadolu’nun ücra köşelerindeki faaliyetler kadar uzak coğrafyalarda da aynı durum geçerlidir. Ezcümle, Türkler tarih boyunca hep “beklenen” olmuştur. Fakat 15 Temmuz’da, güya dini görünümlü bir “cemaat”, darbe yapmaya kalkıp kendi devletimize ve milletimize bombalar yağdırınca, STK ve vakıf kültürü de ne yazık ki bundan payını almıştır. 15 Temmuz sonrasının en önemli alameti farikalarından biri, STK’lara ve genel anlamda sivil toplum faaliyetlerine yönelik yoğun saldırılar olmuştur. Daha doğru bir deyişle, bu yönde yoğun bir algı ve imaj çalışması yapılmış olmasıdır. Özellikle muhalif çevreler, sosyal medya başta olmak üzere, çeşitli mecralarda, sivil toplum ve STK kültürünü FETÖ’yle özdeşleştirmeye ve bu özdeşleştirme üzerinden kadim vakıf kültürünü töhmet altında bırakmaya çalışmıştır. İrili ufaklı tüm STK’lar bu durumu bizatihi tecrübe etmiştir. Önceden cemiyet içinde olmak, STK’lar içerisinde faal olmak olumlu bir hasletken, 15 Temmuz sonrasında “Aman dikkat, burası Türkiye, ne olur olmaz” psikolojisi toplumda hâkim bir kanaat gibi sunulmuştur. Hâlbuki FETÖ, ne tipik anlamda bir “cemaat” idi ne de bir sivil toplum kuruluşu idi. Daha sonra tüm çıplaklığıyla anlaşıldı ki, aslında uluslararası istihbarat örgütleriyle çalışan, ipi birtakım karanlık yapıların elinde olan bir örgüt söz konusuydu. Fakat bu durum, FETÖ özelinde nahoş bir tecrübe olarak anlaşılmak yerine, tüm vakıf ve STK kültürüne teşmil edildi. 2020’lerdeki pandemi de bu süreci tahkim etti. TABİAT BOŞLUK KABUL ETMEZ Bu zincirdeki belki son ve talihsiz halka, 6 Şubat depremlerinde nevzuhur birtakım STK görünümlü yapıların palazlandırılıp, Kızılay gibi köklü ve muteber kurumların itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıydı. Olağanüstü süreçlerde yaşanan tekil olaylar üzerinden Kızılay başta olmak üzere köklü ve muteber kurumları itibarsızlaştırmak akıl kârı değildir. Nitekim bugünlerde yürütülen soruşturmalar, deprem döneminde ve sonrasında milyarlarca lira toplayan türedi bir yapıyla ilgili çok ciddi iddiaları ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu mukadder bir durumdur; çünkü Anadolu gibi cemiyet kültürünün, yardımlaşma ve dayanışmanın yoğun olduğu bir toplumda köklü kurumlar itibarsızlaştırılırsa, tabiat boşluk kabul etmeyecek ve bu kurumların yerine geçmek isteyen yapılar muhakkak ortaya çıkacaktır. Söz konusu dernek, tam da bu hassas dönemde ve Kızılay gibi kurumların linç edilmesiyle âdeta bir cazibe merkezi gibi konuşlandırıldı. Ve fakat günün sonunda hemen hiçbir vaadini yerine getiremediği, üstelik toplanan paralarla bahis oynandığı gibi iddiaların da muhatabı olduğu ortaya çıktı. 15 Temmuz sonrasında STK ve vakıf kültürünün aldığı hasar ve bu hasarı manipüle etmek isteyen yapıların ortaya çıkışı, bundan daha iyi anlatılamazdı sanırım. ÇIKARILMASI GEREKEN DERS Bu sebeple 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en mühim derslerden biri, sivil toplum ile örgütlü suç ya da gizli hiyerarşiler arasında net bir ayrım yapabilmektir. Güçlü devlet ile güçlü sivil toplum, birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Devletin ulaşamadığı birçok alanda vakıflar, dernekler ve gönüllü teşekküller tarih boyunca önemli roller üstlenmiştir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey sivil toplumu zayıflatmak değil; şeffaflığı, hesap verebilirliği ve hukuki denetimi güçlendirmektir. Böylece hem yeni FETÖ benzeri yapıların oluşmasının önüne geçilebilir hem de Anadolu’nun asırlardır taşıdığı vakıf ve dayanışma geleneği yeniden güç kazanabilir. BEKA REFLEKSİ Politik yönden ise dış politika bağlamında 10 yıllık sürecin iyi analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira Türkiye’nin dış politikada gelecek on yıllarda etkisini yoğun şekilde göreceğimiz gelişmeler, son 10 yılda vuku buldu. Aslında 15 Temmuz’u bir milat olarak almak yerine, süreci 2012-2013’ten başlatmak daha makul görünmektedir. 2013’ten itibaren Türkiye’nin gidişatından ve bölgesel bir aktör olma temayülünden bariz bir rahatsızlık vardı. Amaç kesinlikle Erdoğansız bir Türkiye idealiydi. Bence mücadele tam da burada başladı, ancak nispeten daha düşük voltajda devam etti. 15 Temmuz, bir anlamda 2013’ten beri alttan alta devam eden mücadelenin en somut tezahürüydü. 15 Temmuz’dan itibaren Türkiye, açık ara güvenlik ve beka kaygısıyla hareket etti. 15 Temmuz’da büyük bir badire atlatılmış olsa da başta Suriye olmak üzere, içeride ve dışarıda birçok çetrefilli mesele ötelenemez bir şekilde Türkiye’nin önündeydi. Nitekim menfur darbe girişiminden yaklaşık 40 gün sonra Türkiye, Suriye’ye en büyük kara harekâtlarından biri olan Fırat Kalkanı Harekâtı’nı (24 Ağustos 2016) yaptı. İçerisinden bir grubun silahlı kalkışmaya bulaştığı ve üzerinde büyük bir baskı olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir harekâtı bu kadar kısa sürede kotarması, ancak güçlü bir devlet refleksiyle açıklanabilir. Çünkü devlet geleneği güçlü olan, bürokrasisi ve kurumları diri olan devletler, ancak bu tür kriz durumlarında hızlı reaksiyon verebilir. Fakat 15 Temmuz sonrasının hemen akabinde askerî operasyonların başlaması ve haddizatında 15 Temmuz’un devlet erkânı ve kadrolarında yarattığı travma, beka ve güvenlik kaygılarının öncelenmesine sebep oldu. Kabaca 2016-2023 arası dönem, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının öncelendiği ve bu kaygılar giderilmediği sürece hem sahada hem de masada gereken her şeyi yapacağını gösterdiği bir zaman dilimi oldu. Elbette yaptırımlar ve iktisadî sorunlar da bu sürecin maliyeti olarak katlanmak zorunda kaldığımız handikaplardı. Fakat Türkiye, bu yaptırımları ve ekonomik sorunları bertaraf edebilmek için olağanüstü bir diplomasi yürüttü. Hem hariciye birimlerinin hem de bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yoğun tempoda sürdürdüğü lider diplomasisi, Türkiye’nin bu dönemi nispeten az hasarla atlatmasının bence en temel sebebiydi. RÜZGARIN DÖNÜŞÜ 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı’yla birlikte momentum, Türkiye lehine dönmeye başladı. Zira bu savaşla bir yandan ABD ve Avrupalı devletler, Türkiye’nin jeostratejik konumunu yeniden hatırladı. Diğer yandan ise Rusya, Suriye üzerine daha az yoğunlaştı ve bu da Türkiye’nin ilerde Esad’ın devrilmesiyle sonuçlanacak süreci daha iyi koordine etmesini sağladı. Yine Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde, Rusya-Ukrayna Savaşı'ndaki diplomatik başarıları ve birçok Avrupalı devletin aksine her iki tarafla da görüşebilen tek devlet olması, uluslararası bir aktör olarak Türkiye’nin daha öne çıkmasına vesile oldu. 2023 seçimleri ise, birtakım maliyetleri olsa da, 2023 öncesinde takip edilen politikaların ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinin onaylanması anlamına geliyordu. Dolayısıyla 2023 seçimlerinin kazanılmasıyla beraber Türkiye, 2016 sonrasında girdiği türbülans ve beka-güvenlik ikliminden bir nebze sıyrılmaya başladı. ABD’de, ilk dönemine nazaran daha ılımlı bir Türkiye politikası izleyeceğinin işaretlerini veren Donald Trump’ın 2024’te Başkan seçilmesi de Türkiye’nin bölgesel konulardaki elini daha da rahatlattı. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel meselesi, güvenlik ile normalleşme arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. 15 Temmuz’un oluşturduğu güvenlik refleksi, kendi tarihsel şartları içerisinde anlaşılabilir ve hatta zorunluydu diyebiliriz. Ancak hiçbir toplum sürekli olağanüstü hâl psikolojisiyle yaşayamaz. Güçlü devlet kadar güçlü kurumlar, güçlü ekonomi, güçlü üniversiteler ve güçlü sivil toplum da millî güvenliğin ayrılmaz unsurlarıdır. Türkiye’nin gelecek on yılındaki asıl başarısı, güvenlik kaygılarının gölgesinden çıkarak bu kurumsal kapasiteyi yeniden tahkim edebilmesine bağlı olacaktır. OYUN KURUCU TÜRKİYE En nihayetinde Türkiye, 2023 sonrasında bölgesel gücünü artıran, uluslararası çetrefilli konularda önerisi olan ve tüm taraflarla diyalog kurabilen bir ülke hâline geldi. Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, bir anlamda bu sürecin şahikasını teşkil etti. Bu zirve, aslında bir gerçeği de bize tekrar hatırlatmış oldu: Türkiye, 15 Temmuz sonrasında içine girmek zorunda kaldığı güvenlikçi ve beka kaygısı politikalarını artık terk etmek zorundadır. Burada kastettiğim, daha proaktif, oyun kurucu bir Türkiye’nin, bölgesel sorunların çözümünde ve kendi bölgesinde istikrar oluşturmada belirleyici bir aktör olduğudur. Türkiye’yi kendi sınırlarına, dar ve küçük hesaplara mahkûm etmek isteyenlerin hesaplarını tersine çevirmek yeni dönemin mottosu olmalıdır. YENİ İSTİKAMET Son tahlilde, geriye dönüp bakıldığında görülmektedir ki 15 Temmuz, yalnızca başarısız bir darbe girişimi değil, Türkiye’nin devlet-toplum ilişkilerini ve dış politika önceliklerini yeniden şekillendiren tarihî bir kırılma noktasıdır. Bu on yılda devlet, güvenlik alanında önemli bir tecrübe kazanmış; dış politikada ise bölgesel ve küresel ölçekte daha etkin bir aktör hâline gelmiştir. Buna karşılık aynı dönemin en ağır toplumsal maliyetlerinden biri, vakıf ve sivil toplum geleneğine duyulan güvenin zedelenmesi olmuştur. Önümüzdeki dönemde asıl mesele, güvenlik hassasiyetini muhafaza ederken toplumsal güveni yeniden inşa edebilmektir. Çünkü kalıcı devlet gücü, yalnızca askerî kapasiteyle değil, vatandaşın devlete, kurumlara ve birbirine duyduğu güvenle de ölçülür. Belki de 15 Temmuz’un onuncu yılında verilmesi gereken en önemli mesaj tam da budur: Türkiye artık savunmada kalan değil gündem belirleyen; krizlere sürüklenen değil krizleri yöneten bir ülke olmaktadır. Bunu sürdürmenin yolu, içeride toplumsal dayanışmayı ve kurumsal kapasiteyi yeniden güçlendirmekten, dışarıda ise güvenlik merkezli refleksleri daha geniş bir stratejik vizyonla tamamlamaktan geçmektedir. 15 Temmuz’un onuncu yılı, geçmişi anmanın ötesinde, bu istikametin de adı olmalıdır.
This is a summary. Read the full article at the original source.
Read full article at yenisafak
