Politics·

Adım adım birleşik muhalefet

Adım adım birleşik muhalefet
Source:birgun

SOL Parti Sözcüsü Önder İşleyen, Aksoy Araştırma'dan Ertan Aksoy ile Akademisyen Dr. Mine Yıldırım kaleme aldıkları yazılarla "Ortak Hat" tartışmalarına katkı sundu.

Politika Servisi Bu ülkenin ilericileri, devrimcileri, demokratları "Birleşik bir muhalefet yolunda yan yana geliyoruz" çağrısıyla bugün Ankara'da bir araya gelecek. MMO Eğitim ve Kültür Merkezi'nde Saat 14.00'te başlayacak forumda Saray rejimine karşı ortak bir muhalefetin ihtiyaçları ve olanakları tartışılacak. Ülkeyi her alanda felaketlerin eşiğine sürükleyen tek adam rejimine karşı bir "Ortak Hat" inşa etmek amacıyla düzenlenecek forumda yönetme kapasitesini kaybeden, ancak dışardan ithal ettiği meşruiyet ile ayakta kalmaya çalışan rejime karşı toplumsal muhalefetin birlikte hareket etmesinin yolları aranacak. Günlerdir süren yazı dosyamızın bugünkü son gününde SOL Parti Sözcüsü Önder İşleyen, Aksoy Araştırma'dan Ertan Aksoy ile Akademisyen Dr. Mine Yıldırım kaleme aldıkları yazılarla "Ortak Hat" tartışmalarına katkı sundu. Bugünkü yazılarda, meşruiyetini çoktan kaybeden iktidara karşı direnen tüm toplumsal hareketlerin, birleşik bir muhalefet cephesi kurmasının zorunluluğu vurgulanıyor. Değerlendirmelerde parçalı muhalefetin tek adam rejiminin işine geldiği, ortak akıl ve duygu birliği etrafında örgütlenmenin bir zorunluluk olduğu belirtilerek, kaybedilecek zamanın olmadığı kaydedildi. GENİŞ MUHALEFET CEPHESİ ÖRÜLMELİ Önder İŞLEYEN - SOL Parti Sözcüsü: Halkın, ülkenin birikmiş tüm sorunları mevcut rejimde düğümleniyor. Geniş muhalif birikimin bu ortak hatta yan yana durabilmesi kazanmak için olmazsa olmaz. Gücü tükenmiş iktidarın muhalefeti bölerek ayakta kalmaya çalıştığı bir ortamda ortak bir mücadele hattı daha da önem kazanıyor. Bu bize geniş muhalefet cephesinin tek bir noktada toplanmasından öte, rejime karşı bir akıl ve duygu birliği içinde hareket etmesi anlamına geliyor. Açık ki bu rejime karşı olan toplumun çoğunluğunun kazanma inancı etrafında aktif bir mücadele içerisinde olabilmesi tam da böyle bir dayanışmanın, birliğin üzerine yükselecek umut ve güvenle mümkün olabilecek. İktidarın muhalif partilerden toplumsal hareketlere ve bireylere uzanan süreklileşmiş operasyonlarının amacı bu umudun ve güvenin kırılması. Parçalı, kendi içine dönmüş ve birbirinden kopuk bir muhalefet iktidar için ayakta kalmanın tek anahtarı. Tersi de muhalefetin yan yana kalabilmesi de bizim için başarmanın anahtarıdır. Önder İŞLEYEN Bir başka önemli nokta ise Türkiye'de parçalı toplumsal muhalefetin, ortak mücadelelerinin ve örgütlenmelerinin geliştirilmesidir. Parlamento etrafında kurulmuş egemen siyaset alanı bütünüyle çökmüş durumda. Yargının merkezine oturduğu bir siyasal zemin üzerinden iktidar kendi cephesini oluşturmaya ve karşı cepheyi de dağıtmaya yöneliyor. Bu da mücadelenin kalbinin toplumsal muhalefet alanında attığı yeni bir siyaset zeminini bir yönüyle kendiliğinden de ortaya çıkarıyor. Türkiye'nin dört bir yanında işçilerden öğretmenlere, gençlerden emeklilere kadar her kesimin kendi hakları için sokaklarda sürdürdükleri mücadeleler bunun bir göstergesi. Meydanları doldurmaya devam eden, meydanlar kapandığında yürüyecek yeni yollar açan on binler de bunu gösteriyor. Bu farklı direnme dinamikleri bir yandan da birbirinden kopuk dolayısıyla da parçalı ve dağınık. Gençlerden kadınlara yükselen muhalif ilerici kesimler aynı zamanda büyük oranda da birbirinden yalıtık ve yalnız. Bunları dikkate alarak bir ortak mücadeleler zeminin kurulmasına ihtiyacımız var. Bunun bir formülünün ya da ezber yanıtlarının olmadığı da açık. Asıl yanıtlar kuşkusuz ki yine hayatın ve mücadelenin içerisinde bulunabilecektir. Bugün böyle bir birlik ihtiyacının ortak bir talep olarak yükseldiğini görüyoruz. Bu arayışı artık kampüste, mahallede, iş yerinde, köy meydanında kurulacak siyaset zeminleri üzerinden gerçek bir dayanışma ve ortak mücadele alanına dönüştürebiliriz. Altı çizilmesi gereken en önemli nokta böyle toplumsal dayanışma ve direnme gücünün, kazanmanın kapısını aralayacağıdır. Bu zamana kadar muhalefetin anket-sayı hesabı üzerinden yürütüldüğü süreçler büyük yanılgılara kaynaklık etti. Oysa genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle, işçisiyle köylüsüyle, Alevisiyle Sünnisiyle, Kürdüyle Türküyle ezilen toplumsal kesimlerin aktif desteği olmaksızın kazanmak mümkün değil. Bağımsız, birleşik bir halk muhalefeti gücünün oluşturulması, iktidarla muhalefet arasındaki güç dengesini değiştirebilmek açısından hayati önem taşıyor. Daha ötesinde de bugün emperyalizmin yeni kuralsız bir savaş konseptine oturmuş çağı içerisinde halkın kendi haklarını ve geleceğini savunmak için yeni mücadele zeminlerine ihtiyacı var. Açık ki son NATO toplantısında da görüldüğü gibi Türkiye de ABD'nin yeni savaş ekseni içerisine sokuluyor. Trump'ın İran'a yeni savaş ilanını Ankara'da yapması, önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı ekseninde, NATO eliyle Türkiye'nin de dahil olacağı bir savaş ihtimalini gösteriyor. Bu tam da savaşı toplumsal-siyasal alanın da kontrol altına alınmasıyla bütünleştiren neo-faşist dalga için bir sıçrama noktası. Monarşiler üzerinden kurgulanan Orta Doğu düzlemindeki gelişmelerle birlikte, iktidar da ABD menşeili karşı-devrimin tamamlanması için bunu bir fırsat olarak görüyor. Böyle felaketler içinde ülkenin kaderinin belirlenmesine karşı mücadele, açık ki Partilerin ve kişilerin de basit bir iktidar değişikliğinin de ötesinde bir anlam taşıyor. Bu mücadelenin öncelikli ortak hattını çizmek için yeterli. Böyle bir mücadele mutlaka toplum içinde, hak mücadeleleri içinde filizlenen bir değişim arayışı ile bütünleşerek sürdürülmek zorunda. Bugün iktidarın yaşadığı derin kriz karşısında AKP'nin içindeki post-Erdoğan sonrası arayışlardan, Güller etrafında kurulmak istenen yeni sağ cepheye kadar her gelişme Türkiye'nin geleceğinde farklı güçlerin etkili olma çabalarının bir göstergesi. Bu rejime karşı mücadele eden tüm farklı toplumsal inisiyatiflerin, tüm direnme güçlerinin kendi taleplerini taşıyacak bir cephe olarak örgütlenmesinin aynı zamanda gerçek bir değişim mücadelesi için de ne kadar elzem olduğunu ortaya koyuyor. Geçmiş deneyimlerimiz, yaşanan hayal kırıklıkları ya da bugünün zorlukları kimi zaman böyle bir mücadeleden geri durma eğilimlerini gündeme getirebiliyor. Ama mücadele umutları ve hayal kırıklıklarıyla; başarıları ve yenilgileriyle birikir. Bunun bir sonu da sınırı da yoktur. Bugün de yapılması gereken ülkenin emeğinden başka gücü olmayan işçisi, köylüsü, emeklisi, emekçisi, genci, kadını tüm güzel insanlarının kurtuluş için birlik çağrısına yanıt vermek dışında yürünebilecek bir yol yok. Dayanışmamızı, birliğimizi gücümüz haline getirerek, halkın bağrında umudu, inadı, sevgiyi ve güzellikleri büyüterek kazanabilecek çok şey olduğunu biliyoruz. Çeyrek yüzyıldır bu iktidara teslim olmayan milyonlarıyla, her sokak başında birbirine kenetlenmiş direnen insanlarıyla, elbette devrimci geçmişimiz en büyük güvencemiz. ORTAK MÜCADELE YAŞAMSAL BİR ZORUNLULUK ERTAN AKSOY - Araştırmacı İçinde bulunduğumuz dönemin en belirgin özelliği iktidarın artık siyaset üretme kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır. Ekonomiyi düzeltemeyen, gençlere umut veremeyen, hukuka güveni yeniden tesis edemeyen bir iktidar, siyasal ömrünü uzatabilmek için siyasetin dışındaki araçlara daha fazla ihtiyaç duyuyor. Yargının siyasallaşması, muhalefeti parçalamaya dönük girişimler, toplumsal muhalefet üzerindeki baskılar ve demokratik alanın sürekli daraltılması bu nedenle tesadüf değildir. Bunların tamamı siyasal gücün değil, siyasal tükenmişliğin belirtileridir. Siyasal İslam bugün yalnızca bir iktidar krizinin değil, aynı zamanda tarihsel bir yenilginin içindedir. Çünkü siyasal İslam, çağa yenilmiş bir siyasal akımdır. Geçmişimizi geleceğimiz yapmak isteyen bu anlayışın yeni bir sözü kalmamıştır. Bu nedenle iktidar bugün paradoksal biçimde hem en güçlü hem de en zayıf dönemini yaşıyor. En güçlü döneminde çünkü yargıda, bürokraside ve kolluk kuvvetlerinde büyük ölçüde hakimiyet kurmuş durumda. En zayıf döneminde çünkü toplumsal desteğinin en düşük seviyelerinde bulunuyor. Genç siyasetçilerle, yeni toplumsal taleplerle ve değişen seçmen profiliyle rekabet edemediği için siyaset dışı müdahalelerden medet umacak kadar da güç kaybetmiş durumda. Tarih benzer dönemlerin örneğini gösteriyor. Otoriter yönetimler güçlerini artırdıkları ölçüde toplumsal meşruiyetlerini kaybetmiş ve baskıyı artırmışlardır. Fakat tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor. Bu dönemlerden çıkışın ilk ve en önemli koşulu dayanışmadır. Bugün Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu bunu kavramış durumda. Farklı dünya görüşlerine, farklı kimliklere, farklı yaşam tarzlarına sahip milyonlarca insan, asgari demokratik değerlerde buluşmanın yaşamsal önemini görüyor. Bu nedenle yaşanan her yeni hukuksuzlukta daha geniş bir toplumsal dayanışma ortaya çıkıyor, inatla bir arada duran büyük bir toplumsal irade oluşuyor. Toplumun gösterdiği bu olgunluğu siyaset de göstermek zorunda. Tekil mücadelelerin ortak hatta dönüşebilmesi ancak ortak akıl ve ortak hedef duygusuyla mümkün olabilir. Hiçbir siyasi özne kendi haklılığını ortak mücadelenin önüne koyma lüksüne sahip değildir. Başta sol ve sosyal demokrat siyaset olmak üzere muhalefetin tamamı bir araya gelme kapasitesini güçlendirmek zorundadır. Demokratik kazanımlarda, hukuk devletinde, temel hak ve özgürlüklerde Cumhuriyet tarihinin en ağır gerilemelerinden birini yaşıyoruz. Böylesi bir dönemde ortak mücadele yaşamsal bir zorunluluktur. Farklılıklarımızı koruyarak ortak demokratik hedeflerde buluşabilmek, bugünün en büyük siyasal sorumluluğudur. Çünkü otoriterleşmeye karşı en güçlü cevap birbirine benzeyenlerin değil demokrasiye inananların omuz omuza durabilmesidir. Bugün bu ülkede karanlık büyük olabilir. Ama umut ondan daha büyüktür. Daha adil ve daha özgür bir Türkiye'yi birlikte kurmalıyız. Bu karanlığı birbirimize tutunarak, dayanışmayı büyüterek ve ortak mücadeleyi çoğaltarak aşmalıyız. Çünkü biliyoruz ki baskının ömrü sınırlıdır, dayanışmanın ise tarihin akışını değiştirecek kadar büyük bir gücü vardır. EN KIRILGAN OLAN SAVUNULMALI Mine YILDIRIM - Akademisyen: Haklar bir bütündür, tıpkı yaşam gibi, temel haklar da parçalara ayrıştırılamaz. İyi bir yaşamı ve geleceği de, bana kalırsa, farklı olanların hakkaniyetli ve eşit bir sistemde var olabilmesiyle ölçeriz. Bir muhalefetin gücü de en çok korunmaya muhtaç olanı savunabilme kapasitesinde belli olur. Çünkü bir rejim, ilkin en kırılgan ve en savunmasız olanı hedef alır, oradan başlayan şiddet en az direnişle karşılaşır. Bugün o hedefin en görünür halkasında, sokak hayvanları duruyor. Yoksulluğun, güvencesizliğin, insanın şiddete açık bırakılmasının temelinde de hayvana yönelen ayrımla aynı ayrım yatıyor: kimin yaşamı korunmaya değer, kiminki gözden çıkarılabilir. Aynı zihniyet, kimini insanca ücrete layık görmez, kimini deprem enkazında yalnız bırakır, kimini de sokakta itlaf edilebilir sayar. Hayvanlara adalet bu yüzden bir yan başlık değil, o ayrımın en çıplak, en savunmasız halkasına dokunduğu için temel olduğunu düşünüyorum. Öldürülebilir olanı yarattığınız yerde, yoksun ve korumasız bırakılabilir olanı da yaratmış olursunuz, ikisi aynı ayrımın ürünü. Mine YILDIRIM 2024'te 7527 sayılı yasayla kurumsallaşan sokak köpeklerine karşı şiddet rejimi tam da bunu gösteriyor. Yasa, belediyelere toplama, "bakımevi" adı altında kapatma ve "tedavisi mümkün olmayan hayvanı itlaf etme" yetkisini verdi. Kamuoyunda "katliam yasası" olarak anıldı, çünkü herkes gördü: söz konusu olan bir bakım politikası değil, öldürme yetkisinin idari bir rutine dönüştürülmesiydi. Asıl mesele şu: rejim, kimin yaşamının korunmaya değer olduğuna, kiminkinin ise idari bir "sorun" sayılıp ortadan kaldırılabileceğine karar veriyor. Bugün belediye ekiplerinin toplayıp götürdüğü hayvanla, gözaltı aracına bindirilen öğrenciyi, kayyumla teslim alınan belediyeyi aynı cümlede anmak zorlama değil; hepsi, itirazı yönetilebilir kılma ve fazlalık sayılanı sahneden çıkarma tekniğinin farklı yüzleri. Yasanın en sinsi tarafı, öyle ya da böyle, şiddeti dağıtması. Öldürmeyi devlet üstleniyor ama meşruiyeti topluma yayıyor. "Kuduz", "saldırgan", "tehlike" söylemi kurulduğunda kimi mahallelerde zehirleme, dövme, kurşunlama sıradanlaşıyor. Kurumsal şiddetle bireysel şiddet birbirini besliyor: Devletin öldürülebilir ilan ettiğini kalabalık kendi eliyle infaz ediyor. En kırılgan olanı korumayan bir düzende, şiddetin nerede duracağının hiçbir güvencesi yok, bu güvencesizliğin de hepimizin olduğunu düşünüyorum. Sokakla derdi olan, çocuğunun güvenliğinden endişelenen insanların kaygısı da küçümsenemez. Ama o kaygının çözümü öldürmek değil. Yıllardır işleyen kısırlaştır-aşıla-yerine bırak yöntemi, hem sürüyü küçültüyor hem de mahallenin aşina, sağlıklı hayvanını koruyordu. Yeni rejim bu dengeyi bozdu, korkuyu çözmek yerine korkuyu yönetmeyi tercih etti. Çünkü öldürme, yönetenler için her zaman daha ucuz görünür. Oysa sokak hayvanına bakmak çoktan yaygın, örgütlü, gündelik bir emek. Mahalleli mama parası topluyor, esnaf kapısının önüne su koyuyor, kadınlar kışın kulübe yapıyor, öğrenci yaralı köpeği kliniğe taşıyor. İhtimam burada bir duygu değil, bir pratik: devletin öldürme yetkisine karşı toplumun kendi eliyle kurduğu bir koruma ağı. Yasa beslemeyi engellemeye, bakanı taciz etmeye yöneldiğinde niyetini ele veriyor: ortadan kaldırmak istediği yalnızca hayvan değil, o hayvanı yaşatan dayanışma. Hayvanlara adalet talebinin ortak hatta kattığı tam da bu, öyle ya da böyle: katliamın karşısına ihtimamı, öldürme yetkisinin karşısına birlikte yaşatma pratiğini koymak. En savunmasız olanı korumayı göze almayan bir muhalefet, kendi tabanını da korumamaz diye düşünüyorum. Bugünden kurulacak yeni yaşam, insanın dışındakini öldürülebilir bir fazlalık saymaktan vazgeçmeden kurulamaz. Ortak hat, en kırılgan olanı savunmayı ilke edinmeli. Aksi halde "yeniden kurmak" dediğimiz şey, öldürme yetkisini el değiştiren bir restorasyondan öteye geçmez.

This is a summary. Read the full article at the original source.

Read full article at birgun