Top·

Dişinle tırnağınla yaşamak

Dişinle tırnağınla yaşamak
Source:birgun

Ruhsal semptomlar gündelik aktiviteleri engellememesinin başka bedelleri vardır. Ruh sağlığı ile ilgili bilimsel araştırmaların kritik noktalarından birisi ölçmeyi ve saptamayı istediğimiz duruma ilişkin bilgiyi elde etme yolumuzun geçerliliğidir. Şöyle örnekleyeyim, bir kişiye “Bir ruh hastalığınız var mı?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap ruh sağlığında bir bozulmanın varlığının yokluğunun dışında çok sayıda etkene bağlı olabilir. Ruh hastalığı teriminin iticiliği ile başlayan bu etkenler arasında ‘psikolojiye inanmama’, böyle bir kavramsallaştırmayı hiç aklına getirmemiş olma, kapitalizmin icat ettiği bir kavram olarak görme, ya da ruh sağlığı ile ilgili herhangi bir hizmete ulaşamamış olma sayılabilir. Kültürel, politik, ekonomik ve sosyal etkenler yanısıra hekimin basitçe bir farkındalık eksikliği ya da inkâr olarak görebileceği bu cevapları alma ihtimalinizin yüksek olduğu bir soruyla elde edeceğimiz bilgideki ruh hastalığı oranı gerçekte olduğundan düşük olabilir. Bu yazı dizisine kaynaklık eden çalışmada ruh sağlığını algılayış açısını sorgulandığı sorulara gelen sağcı/solcu ve yaşlı/genç cevaplarında fark olmasının çeşitli etkenlerden bağımsız olması çok zor. O nedenle fark, aynı soruyu başka türlü sorduğumuzda ortadan kalkıyorsa, üzerinde düşünmeye değer. Zira birçok araştırma sonucunu okuduğumuzda aklımıza hemen yatıp yatmaması, “Yok abartmışlar, her keyfi kaçana hasta diyip ağlıyor bu solcu gençler”, ya da “Bak, zaten bu sağcıların ya da eski kuşağın ruh sağlığına düşmanlığı eskidir”, veya “Bana sağcıların ruh sağlığı bozuktur dedirtemezsiniz” (Demirel’e nazire, sorun yapay zekaya) yorumlarıyla karikatürize edebileceğim zihinsel kalıplarımıza bağlıdır. Sorular, yaşanmış deneyimi irdelemediğinde bile duygu ve düşüncedeki değişikliği daha iyi saptayacak duyarlılıkta olduğunda bu kalıpları aşabilir. Aynı soruyu “Son bir ay içinde, sık sık ve uzunca sürelerle, kendinizi çökkün, keyifsiz ya da kaygılı hissettiniz mi?”, diye sorduğunuzda, sorunun önceki şeklinde, ruh hastalığım yok diyen bir çok kişi “Evet” diyebilir. Buna ruh hastalığı denip denmeyeceği, ya da bu tip bir yaşantının yarattığı sıkıntının giderilmesi, aksattıklarının azaltılması için bir psikiyatra ya da psikoterapiste başvurulup başvurulmayacağı konusunda fikir ve tutum farklılıkları sürebilir. Ama bu soruya evet diyenlere baktığınızdaki oran daha yüksek olması beklenir, öyle oluyor genellikle. Sözü uzatmayayım, sorulara verdikleri cevaplarda sağcılar, yaşlılar, solcular, gençler ayrışmasını yorumlamakta aceleci olmamaktan yanayım. Ancak, ruh sağlığındaki dalgalanmanın sağlık sistemine getirdiği sıkışıklık ve masraflar, “Ruh sağlığım bozuk, bugün çalışamayacağım” diyenlerin naz ya da numara mı yaptığı yoksa sahiden çalışamaz halde mi olduğu ve bu nedenle oluşabilecek kâr kaybı, iş hayatını yönetenleri, politika belirleyenleri düşündürüyor. Psikiyatri endüstrisi veya psikoterapi ticareti gibi terimlerin popülerliğinin artışını sadece sol eleştirel ya da toplumcu perspektifin 1960lardaki antipsikiyatri hareketinin mirasını günümüze uygun şekilde canlandırmasına bağlayamayız; farklılıklara ve başkalıklara fazla tolerans gösterildiğini, geleneksel değerlerden taviz verildiğini düşünenler de aynı safa farklı yoldan geliyorlar. Bu egemen kesim, özellikle ‘şimdiki’ gençlerin, son 30 yıl içinde toplum(lar)daki çürüme ve altüst oluştan payını alıp tedirginliklerini politika düzeyinde solculaşma olarak ifade edenlerin ruh sağlığı duyarlılıklarını narinlik, kırılganlık, zayıflık, dolayısıyla tükenivermişlik olarak görüyorlar. Bu soldan ve sağdan gelen yaklaşımların ortak noktası ‘bildiğimiz delilik, cinnet vb dışında ruhsal bozukluk falan olmadığı’; açıklamaları farklı olsa da, haksızlık etmeyeyim: a. insanlar istese çalışsa çabalasa, dişini biraz sıksa daha iyi olacağı, b. düzen değişse herşeyin düzeleceği, ruh sağlığı söyleminin düzenin ayıplarını örtücü ve sistemin çökmesini geciktirici olduğu’. Karikatürize ettiğimin farkında olarak söyleyeceğim o ki, bu azımsama, dudak bükme ya da çözümü için çaba göstermeyi ‘kök çözümü’ engelleyici görüp ruhsal acıyı gidermeyi önemsizleştirme yaklaşımlarının doğrudan ve dolaylı etkilerinin başında damgalama geliyor. Ruhsal bir sıkıntın var mı sorusuna “Yok bişeyim, sadece sinirlerim bozuk” demek bile, var dediğinde damgalamanın gücünün, damgalanmamaya çalışmanın bir ifadesi sayılmaz mı? Peşpeşe okunmasını dilediğim üç yazının çıkış noktasında alıntıladığım gibi, araştırmalarda “Ruhsal durumum bozuk” diyenlere, “Semptomum var diyorsun, ama aktivitelerin hiç de etkilenmemiş, o zaman ruh sağlığım bozuk ne demek oluyor” anlamına yorumları düşünelim. Semptomların varlığına rağmen aktivitelerini sürdürebilmesinin ne pahasına mümkün olduğunu anlamak için bir diş hekimine gitmek daha ikna edici ve nesnel olabilir. Dişini yeterince sıkmanın erittiği diş mineleri ile hassaslaşmış dişler, dişini yeterince sıkarak, hatta canını dişine takarak semptomların aktiviteleri engellememiş olmasının ‘küçük’ bir bedeli olamaz mı? Ruhsal bozukluğun, bitmek bilmeyen yıpratıcı stresin bedeli olan bir sağlık sorunu olup olmadığına karar vermek için bir diş hekiminin ‘diş sıkma’ saptaması daha nesnel bir görüş sayılabilir. Mücadeleyi önemsiyorum, dayanabilme gücünü de... Dişin yanına tırnağı da ekleyebiliriz; dişini tırnağına takarak ruhsal dünyasını bir arada tutabilmiş olmak, yapıcı yaratıcı bir yaşam sürme fırsatlarını heba etme pahasına olmamalı.

ONLY AVAILABLE IN PAID PLANS

This is a summary. Read the full article at the original source.

Read full article at birgun