Türk muhafazakârlığın görünmeyen krizi: Sadakat tuzağı

Aradan yıllar geçti...FETÖ darbe girişimi üzerine binlerce sayfa yazıldı, yüzlerce dava görüldü, sayısız tanık dinlendi...Hâlâ en temel soru yeterince tartışılmadı:-Neden, Türk muhafazakârları bu yapıya güvendi?-Neden, dini aidiyet güven için yeterli görüldü?-Neden, liyakat yerine "bizden olması" tercih edildi?-Neden, bir dini lider eleştirilemez konuma yükseltildi? Neden, itaat akıl yürütmenin ve sorgulamanın önüne geçti? Ve en önemlisi; milyonlarca insanı etkileyen bu büyük yanılgının fikri ve kültürel zemini neden hâlâ cesaretle masaya yatırılmıyor?Bugün tartışmaların çoğu FETÖ'nün ne yaptığı üzerinde duruyor. Ancak ona bu gücü kazandıran toplumsal ve siyasal iklim ise ikinci plana itiliyor...Oysa bir yapının yükselişini anlamadan çöküşünü açıklamak mümkün değildir...Asıl sorgulanması gereken, örgütün yöntemlerinden önce ona duyulan güvendir. FETÖ'yü büyüten yalnızca kendi örgütlenme becerisi değildi. Onu sorgulamayan, eleştiriyi erteleyen ve dini aidiyeti yeterli güven ölçüsü sayan bir düşünme biçimiydi.Meselem şu: Aynı zihniyet kalıpları tartışılmadıkça, geçmiş yalnızca hatırlanır ondan ders çıkarılamaz.Gerçek özeleştiri, suçluyu göstermekle değil, yanılgının kaynağını ortaya koymakla başlar...İLAHİYATÇILAR NİYE UYARMADITürk muhafazakârları için uzun yıllar cemaate mensup olmak, güvenmek için yeterli sebepti.Bunun tarihsel nedenleri var kuşkusuz: Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden itibaren dindar kesimin bir bölümü, kendisini devlet karşısında dışlanmış hissetti. Birbirine, cemaatlere, vakıflara ve dini çevrelere yaslandı.İnancı paylaşmak, çoğu zaman dürüstlük ve güvenilirlik için yeterli referans kabul edildi. “Alnı secdeye değenden zarar gelmez” idi bu anlayışın özü...Bir kişi "bizden" denildiğinde, karakteri, ehliyeti ya da niyeti hiç sorgulanmadı...FETÖ'nün en büyük başarısı yeni güven ilişkisi kurması değil, zaten var olan bu güven iklimini kendi lehine kullanması oldu...Ancak burada yanıt bekleyen başka bir soru daha var:Türkiye'de onlarca ilahiyat fakültesi, binlerce akademisyen ve köklü bir İslam ilimleri geleneği bulunmasına rağmen, hadi bırakın devlet içinde paralel yapı kurmasını -mesela- FETÖ'nün din anlayışı neden yıllarca güçlü ve sistemli ilmi eleştiriye konu olmadı?Fethullah Gülen etrafında oluşturulan kutsallık algısı, mutlak itaat anlayışı ve dini kavramların örgütsel bağlılığı güçlendirecek biçimde yorumlanmasına neden muhafazakâr akademi sesini çıkarmadı?Oysa İslam düşünce tarihi, yalnızca nakil geleneği değil delille hüküm vermeyi esas alan ilimdir. Hiçbir dini yorum, hiçbir cemaat ve hiçbir lider bu geleneğin üzerinde değildir...Sorgulamayan anlayış değişmedikçe, bugün farklı isimler ve yapıların yeniden ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir?MUHASEBE YOK TEKRAR VARAsıl mesele şu:İslam, insanı Allah'a ve peygambere bağlar, hiçbir cemaati, tarikatı ya da dini lideri mutlak otorite olarak tanımlamaz.İslam düşünce tarihi boyunca farklı mezhepler, ekoller ve alimler aynı meseleleri farklı biçimlerde yorumladı.Bu yorumlar çoğu zaman birbirleriyle tartıştı, ilmi gelenek bu tartışmalar içinde gelişti. Bu nedenle din adına yapılan hiçbir yorum, sorgulanamaz ve tartışılamaz otorite haline getirilemez.Ancak Türkiye'de zamanla farklı anlayış güç kazandı:Bazı çevrelerde cemaate bağlılık ile dine bağlılık aynı anlamda kullanılmaya başlandı!Cemaati eleştirmek, dine karşı çıkmak; bir dini lideri sorgulamak ise imanı zayıflatmak gibi algılandı!Böyle bir ortamda liderin sözleri, dini bir yorum olmaktan çıkarak sorgulanamaz otoriteye dönüştü.Evet FETÖ'nün en büyük gücü sadece örgütlenme becerisi değildi. Kendisini din ile özdeşleştirmeyi başarmasıydı. Böylece kendisine yöneltilen eleştirileri dine yapılmış saldırılar gibi gösterdi.FETÖ, insanların dinini değiştirmedi. Din ile cemaati birbirinden ayırma kabiliyetini zayıflattı...15 Temmuz'un üzerinden yıllar geçti. Bu süre içinde örgütün devlet içindeki yapılanması, finans kaynakları ve uluslararası bağlantıları sayısız kez incelendi. Ancak aynı cesaret, Türk muhafazakârlığının kendi düşünsel muhasebesinde görülmedi: "Biz nerede hata yaptık" sorusu, çoğu zaman "Onlar bizi aldattı" yanıtının gölgesinde kaldı...Bakınız: Hiçbir toplumsal yapı, yalnızca kurduğu tuzaklarla büyümez. Ona güven veren bir zemin bulduğu için büyür.O zeminin hangi alışkanlıklarla oluştuğunu, hangi düşünce kalıplarıyla beslendiğini konuşmadan yapılacak her değerlendirme eksik kalır...Türk muhafazakârlığı, sorgulamayı zayıflık değil güç olarak görmeyi öğrenmedikçe, benzer yapıların ortaya çıkmayacağını söylemek kolay değildir.Zihniyet değişmezse, tarih de kendine yeni dini aktörler bulur...Sorgulamayan toplumlar, aynı hataları farklı isimlerle yeniden yaşar...Soner YalçınOdatv.com
This is a summary. Read the full article at the original source.
Read full article at odatv4
